Sevgili Okurlarım Bir süredir müzikal faaliyetlerim ve seyahatlerimin ağır basması sonrasında da bir ameliyat hadisem ile "Canım babam"ın vefatının getirdiği kederli günler yüzünden birbirilerimizden ayrı kaldık. Karşılıklı çok özledik. Bu yazım yeni dönemin ve sıkı beraberliğimizin başlangıcı olsun.
Her zaman olduğu üzere içimden gelen duygulara kendimi bırakıp gördüğüm yerleri sizlerle paylaşmak istesem de Ülkemizdeki nahoş olayları da göz ardı etmemem gerektiğini düşünerek uzun süredir yayın sırasını bekleyen bir yazıma öncelik vermem gerektiğini düşündüm. Bu yazım ile hem geçmişteki bir seyahatimi sizlerle paylaşmış olacağım hemde ülkemizin son yıllarda karşı karşıya kaldığı ve bana göre tam yerini bulmuş ifadesiyle “Sessiz istila “ nın başka bir ifade ile göçmen sorunun ne kadar acı sonuçları olduğunu örnekleyen ve bir ülkenin bu acı sonuçları nasıl derinden yaşamakta olduğunu bundan öncelikle yetkililerin ders alması gerektiğini düşünerek paylaşmak istedim.
Her ne kadar batılı ülkelerin başlarına gelen "sessiz istila" kabusunu bir zamanlar sömürgecilik yapmalarının bedeli olarak ödemelerine karşın bizim hiç bir şekilde böylesi bir istila trajedisini yaşamayı hak edecek günahımız olmaması sadece bizi yönetenlerin tercihinden kaynaklanmasının sonucu olmasının daha da acı bir talihsizlik olduğunu düşünmekteyim.
Seyahat tutkusu bambaşkadır. Bir yaşam biçimidir Bir enerji kaynağıdır. Meraktır. Gözlemdir. İnsanı doğayı hayvanı sevmenin yer aldığı yeni dizi çekimde başrol oyunculuğudur. Bir okulda eğitime yeni başlamış okumaya olan hasreti bitmiş kardelenin mutluluğu gibidir. Her tutku gibi “gezginci ruh” genelde çocukluktan ve yaşama biçiminden oluşur ve gelişir. Sanırım bende ikisi birden bu tutkuyu var etti. Hem genetiğimdeki öğrenme, merak, insan, doğa, hayvan sevgisi ve de bunlara ilave olmuş gelişmiş bir damak lezzet algısının getirdiği değişik lezzetlere merak ve keşif.
Babamın mesleği gereği zorunlu tayinler yer değiştirmeler, benim mesleğim gereği zorunlu dolaşmalarım görev yerlerim eğitimlerim gereği farklı yerlerdeki okul hayatım ve farklı kültürdeki arkadaşlarım ve bunlara ilave olarak yeni yerler yeni kültürler yeni tatlar merakımın pekişmesi artarak bunu tutku ile yaşantımın bir ögesi olarak tam merkeze oturtmam.
Tüm bunlar benim gezgin kategorisine dahil olmamı sağladı. Bir internet sitesinde seyahat tutkunlarının yani gezginlerin otuz civarındaki önemli özelliğini okumuş bir çoğunu kendimle özdeşleştirmiştim. Bazıları komik ama gerçekçi gelmemişti. Bana uyanları ve mantıklı olanları sizlerle paylaşmak istiyorum.
1. "Gezilecek yerler" listenizde, gez gez azalmayan onlarca şehir ve ülke vardır.
2. Bu uzayıp giden listeden gidecek yer seçmek de bir o kadar zordur tabi ki, sonuçta hepsi sizin çocuğunuz gibi tercih etmeyi zorlaştırır.
3. Seyahat etmek adına akıl almaz finansal kararlar verirsiniz fakat sorgulamaya bile gerek duymaksızın “Acil durumlar" için bir köşede biriktirdiğiniz para, çoktan "Acil seyahatler" için biriktirilen paraya dönüşmüştür.
4. Ama ne olursa olsun, sizin lugatınızda pişman olmak yoktur.
5. Ekstra bagajlar sizin için oyun bozandan başka bir şey değildir. Çünkü ne de olsa siz, tezinizi havaalanı güvenliğinden hızlı geçiş üzerine yazdınız. Ve doğal olarak bagaj beklerken harcayacak fazladan 1 dakikanız bile yok.
6. Tüm sosyal medya hesaplarınız baştan aşağı bu tarz fotoğraflarla doludur.
7. Pasaportunuzdaki damgalar, sizin için onur rozetlerinden başka bir şey değildir.
8. Gün içinde defalarca "dalıp gitmek"le suçlanırsınız. Ki çoğu zaman haklıdırlar, çünkü evinize henüz yeni dönmüşken bir sonraki seyahatinizi nereye yapacağınızı planlamaya çalışıyorsunuzdur kafanızda. Bir sonraki maceranıza kadar kaç gün tatiliniz olduğunu da ezbere biliyorsunuzdur.
9. Size turist muamelesi yapılması başınıza gelmesini en son isteyeceğiniz şeylerden biridir. Çünkü siz, kelimenin tam anlamıyla bir "gezgin"siniz.
10. İnsanlar hoşlandığınız kişiden mesaj geldiği için tebessüm ettiğinizi düşünür fakat aslında yüzünüzü güldüren, gitmek istediğiniz yer için gelen indirim bildirimidir.
11. Saklamanıza gerek yok, seyahat blogları da sizin için bir çeşit pornodur.
12. Yeni insanlarla tanışmak başınıza gelebilecek en güzel şeylerden biridir.
13. Yeni yemekleri saymazsak tabi.
14. Gezdiğiniz her şehrin ileride hatırlamak isteyeceğiniz farklı bir anısı vardır sizin için. Tekrar gittiğinizde, kendinizi evinizde hissettirecek türden anılar.
Ben bunlara bir şey daha ilave etmek istiyorum.
15.Gezgin için bir seyahatin gerçekleşmesi için illaki coğrafi güzellik kültürel ve tarihi zenginlik şart değildir. Bazen bir tek kurabiye bile seyahatin planlanması için bir etken olabilir.
Zira benim gibi çocukluğumdan beri gezmeye yeni yerler insanlar tatlar keşfetmeye odaklanmış ve yaşamın güzelliklerini bunlarda bulmuş biri için çok geçerli ve kanıtlanmış bir sebeptir ve basit bir nedenin seyahat planını oluşturmasında bazen bir kişi , bir eser , bir tat, bir efsane oraya gitmeme etken olmuştur. Bazen de size bu yazıyla anlatacağım Marsilya seyahatime neden olan “Navetta kurabiyesi” gibi.
Avrupa’daki iş ve turistik seyahatlerimde özellikle Fransa’ya gerçekleştirdiğim seyahatlerde karşılaştığım dostlarım Marsilya’da yapılan “Navetta kurabiyesi”ni öve öve bitiremiyorlardı. Hatta özellikle tanım ve tasvirini yapmak isteyen bazı Fransız kökenli dostlarım Navettadan bahsederken neredeyse tabiri caizse ağızlarının suyunu akıtacak şekle bürünüyorlardı.
Benim gibi künefe için Hatay'a , Baklava için Gaziantep’e, peynir tatlısı için Çanakkale'ye, Marzipan ( Badem ezmesi ) için Almanya Lübek'e, kavala kurabiyesi için Kavala'ya , Alman pastası Berliner için Berlin'e, Laz böreği için Rize’ye , Sütlaç için Sümela'ya , Tandır için Bitlis'e , Bozbaş yemek için Iğdır'a, Köfte için İnegöl’e ve Akçaabat’a gitmiş biri için yeni bir vesile doğmuştu. Neyin nesiydi bu şöhretli “Navetta kurabiyesi” . En iyi yapıldığı yerin Marsilya olduğu ve orada da en iyisini yapan fırının adı adresi de verilince zaten Denizcilik branşında çalıştığım yıllarda Marsilya hesaplarına bakmam nedeniyle hemen hemen hergün adı defaatlerle geçen “Marsilya” beynime nakşetmişti. Özellikle seyahat listemde önde gelen şehirlerin ortak özelliğinin denizi olan şehirler olduğundan bu denizcilik şehri birkaç nedenle görülmesi listemde üst sıralardaydı ama bir vesile bekliyordu. Bu vesileyi “Navetta Kurabiyesi” yarattı. Marsilya’ya uçak biletlerimiz almış, internetten tam merkezde bir otele rezervasyon yaptırmıştım. Geriye sadece hanıma yapılacak sürpriz açıklamayla yeni maceramızın açılış kurdelesini kesecektik. Tam planladığım gibi oldu. Hiç alakasız bir yer ve anda eşime “Marsilyaya gidiyoruz” dedim. Benim gibi sıkı bir gezginin yaşamına ayak uydurmuş bu "akıllı kadın" beni engellemenin olanaksız olduğunu ve bunun boş yere enerji kaybı olacağını öğrendiğinden sanırım keyfini çıkarayım felsefesi ile “Yaşasın” dedi.
Havalanından şehir merkezine varmak için önce otobüs ile Saint Charles Merkez Tren İstasyonu' geldik. Buradan metro ile otelimize yakın istasyonda inip otelimize ulaştık. valizlerimizi odamıza bırakıp üstümüzü değiştirdikten sonra önce karnımızı doyurmaya sonrada şehri keşfetmeye karar verdik.
Otelimizin konumu görülmesi gereken yerlere eşit mesafedeydi. Elimizde haritalarımız ve önceden tespit ettiğimiz bilgiler doğrultusunda görülmesi gereken yerlere bir an evvel ziyarete başlamak istiyorduk. Ancak ortada dikkatimizi çeken bir gariplik vardı. Üstü başı dökük veya kaba saba giyinmiş insanlar her yerdeydi. İlk olarak eşim bana sordu . “Burasının Marsilya'nın merkezi olduğuna emin misin? sanki şehir merkezi değil bir banliyö semtindeyiz.” Haklıydı. Bu korkunç durum benimde dikkatimi çekmişti. Haritaya bir daha baktım. Evet otel eski limana çok yakın ve tam şehrin merkezindeydi. Ama şaşırmakta haklıydık. Zira otelimizin Marsilya'nın merkezinde olduğunu düşünürken otel ve çevresi ve yol boyunca gördüğümüz karşılaştığımız insanların hiçbiri Fransıza benzemiyordu. Hoş bir Fransızın tipi nasıldır? derseniz. En kestirmesinden “ Biz Ortadoğulular gibi esmer yada Afrikalı siyahi görünüme haiz tiplere değildirler” diyebilirim. Genellikle beyaz tenli, kumral, uzun boylu, ince yapılı tiplerdir. Oysa otelden neredeyse yarım saat boyunca yürüyerek eski liman bölgesine varana kadar geçtiğimiz caddelerden sokaklardan geçenlerle dükkan sahipleri olarak görünenler ve içindeki müşterilerinin neredeyse tamamı Ortadoğulu yada Afrikalı siyahi insanlarla doluydu. Konuşmalarını bazen Arapçaya benzetiyordum bazen de bilmediğim önceden hiç duymadığım diller olduğunu ama asla Fransızca olmadığını , konuşanın renginden o dilin muhtemelen Afrika dili olduğunu düşünüyordum.
Ayrıca ortamın tipik bir Avrupa şehri görüntüsünden çıkmış olmasını bu göçmen insanların doğdukları yetiştikleri ülkelerdeki öğrendikleri yada öğrenemedikleri beşeri davranışları temizlik, trafik, nezaket, görgü kurallarını da beraberlerinde getirdiklerinden ve geldikleri yerin kurallarına uymak yerine, yerli halkın onların beraberlerinde getirdikleri kurallara uyması egosunun hakimiyetinden kaynaklandığı kanaatine vardık. Zira bizim kısmen Paris, kısmen Lille, kısmen Belçikanın Fransız bölgesindeki bir şehrin ambiyansını beklediğimiz Marsilya’nın üstelik birde bir Akdeniz şehri özelliğine sahip olmasını Fransız kültürü ile sentezleyerek muhteşem bir şehir olduğu hayali kurmamızı sağlamıştı. Ancak bu hayalimiz gezimizin ilk saatlerinde sert bir kroşe yiyen boksör gibi ağır darbe almıştı.
Bu şehir daha ziyade Beyrut’a, Halep’e hatta yer yer Güneydoğu Anadolu şehirlerimizi anımsatıyordu. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamaktaydık. Gördüğümüz sahneler tıpkı son yıllarda başta büyükşehirlerimiz olmak üzere yurdumuzun birçok bölgesinin, beldesinin göçmenlerin sessiz istilasına uğraması ile oluşan sahnelerdi. Gerçi Marsilya’yı gezdiğimiz ve o büyük hayal kırıklığını yaşadığımız tarihlerde ülkemiz henüz böylesi bir tehlike ile karşılaşmadığından biz Fransızlara çok acımış ülkelerinde yabancı duruma düşmüş olmalarına çok üzülmüştük. Kendi açımızdan "büyük konuşmuşuz."
Tabii ki kısa süre için gelen turistler olarak en maksimum keyfi yaşamak adına elimizdeki listede yer alan tarihi ve turistik yerleri sırayla gezmeye başladık. Ancak önce benim aklıma virüs gibi giren ve sürekli dilime pelesenk etmem nedeni ile de hanımın aklına da o virüsü bulaştırdığım Navetta kurabiyesini bulup tatmak öncelikliydi. Kokulu Navetta kurabiyesinin ne menem bir kokuya sahip olduğunu tadının nasıl olduğunu görmeliydik, tatmalıydık. Şayet birkaç çeşidi varsa birbirleri ile mukayese etmeliydik ve en beğendiğimizi kendimize ve eşe dosta almalıydık. Hanıma sordum “Sence nasıl bir tadı var ? Oda “kokulu olduğuna göre vanilya kokusunun hakim olduğunu düşünüyorum” dedi Bende “Benim içime Marzipan kokusu ağır basan üstüne de bir bademin konduğu bir kurabiye doğuyor” dedim. Oda “Sen tam anlamıyla Kavala kurabiyesine benzettin ki sanmam daha farklı özellikle Fransız imzası atılmış bir kurabiye olmalı “ dedi.
Çevremizde farklı tatlar ve lezzetleri tatmayı çok önemseyen ancak seyahat olanakları ve zamanları olmadığından armağan edilirse bu tadı denemiş olacak bir hayli yakınlarımız ve dostlarımız olduğundan onlara götürülecek en güzel hediyenin böylesine denenmemiş ünlü kurabiye olduğu kararıyla Navettayı çok beğenirsek dönüşte kimlere ve ne kadar alacağımızı bile planlamıştık.
Ve bir süre sonra Navetta kurabiyesi satan kurabiyecideydik. Kurabiyeler bizim çok eskiden akide şekerleri satan dükkanlardaki dizi dizi büyük cam kavanozlarda veya süslenmiş olarak tepsilerde içinde vitrinlerdeydi. Tezgahtara iki yüz elli gram vermesini eşimle tadına bakacağımızı söyledim. Siyahi kız kese kağıdına sanırım 8 adet kurabiye koydu. Hemen dükkanın önünde ikimizde elimize aldığımız birer kurabiyeyi ısırdık. Tadını tam almak için de şarap tadına bakan “degüstatör “misali ağzımızın içinde dolaştırıyorduk.
Sonuç ne mi oldu . Sıkı durun “berbat” tek kelime ile berbattı. Sanki rahmetli teyzemin nefret ettiğim “Altındamlası” dediği garip süslü bir şişeden süründüğü o ağır esansın kurabiyeye boca edilmiş haliydi. Ben ikincisini bile yiyemedim. Ancak bu olumsuz durumun iki olumlu yönü oldu. Birincisi bir süredir anmayı unuttuğum rahmetli teyzemi hatırlatıp ruhunu şad etmek. Diğeri kutu kutu hediyelik kurabiye alma kararımız son buldu.
Ah güzel ülkemin güzel kadınlarının yaptığı çeşit çeşit kurabiyeleri Navetta gibi allanıp pullanıp bir marka yapılıp birde üstüne bir şehir efsanesi yakıştırlıp “ örneğin yiyen 10 yıl gençleşiyormuş” denildi mi Avrupalı almak için iki kilometreye varan kuyruk oluşturur diye düşündüm.
Navetta dosyası kapanınca "Fayrap, müzelere hücum" dedik. Doğruca Marsilya’nın neredeyse sembolü olanNotre Dame de la Garda Bazilikasına geldik. Burası büyük bir katedraldi ama çok çok eski bir yapı değildi. 1864 yılında Mimar Henri-Jacques Eserandieu tarafından yapılmış olduğunu öğrendik. En büyük özelliği Marsilya’nın en yüksek tepesinde yer almasıydı . Bu kilisedeki Meryem heykeli gerçekten görmeye değer bir sanat eseriydi.
Şehirde ilk gördüğümüz yerin otelden yürüyerek gittiğimiz “ Eski liman” olduğundan bahsetmiştim.1840’lu yıllarda ticaret yolu olarak kullanılan Eski Liman, lüks otel ve restoranların da yer aldığı bölge ve normal olarak tipik sahil beldelerindeki yat limanın etrafında dolaşarak veya bir şeyler içerek turistik bir belde de olunduğu duygusunu veren bir yerdi benzerlerini o kadar çok görmüştük ki çok enteresan gelmedi. Eski limandan yukarıya doğru yürüyünce La Panier, yani “sepet” anlamına gelen Pazar yerini görmek hoşumuza gitti. Dar sokakları ve mistik atmosferi ile La Panier, Marsilya’nın sembolleşmiş turistik değerlerinden olduğu aşikardı. Birde” Longşamp sarayı” görülmeye değer bir yapıt olduğunu söyleyebilirim.
Tipik Fransız mimarisi ile 19. Yüzyılda yapılmış bu saray da görülmeye değer bir yapıydı. Amma velakin Ortadoğulu ve Afrikalı seyyar satıcıları görmezden gelmek kaydı ile yoksa işgal edilmiş bir Fransız sarayı duygusuna kapılabilirsiniz. Ayrıca Paristeki Şanzelize'ye (champs elysees) benzeyen ondan biraz küçük Porte Daix Zafer takı denilen yapıtta görülmeye değer düşüncesiyle gittik ancak buradan yüz metre ilerde sanırım enaz 500 m2 bir alanı kaplayan bir bit pazarı ile karşılaştık işte bu o zaman kadar gördüğümüz en dökük en pejmurde giysiler ve eşyaların satıldığı ve binlerce Ortadoğulu ve siyahi insan bulunduğu bir ortamdı ve neredeyse Fransızların olmadığı bu ortam karşısında dehşete düştük. Oradan hemen ayrılmanın en iyi fikir olduğuna karar verdik.
Tarihi ve turistik yerlerin az oluşu ile kısa sürede tamamlanınca ve bulunduğumuz ayın Temmuzun ilk haftası olmasını da dikkate alarak “biz neden denize girmiyoruz” dedik. Zaten herzaman ya havuz ya deniz olgusu nedeni ile valizimizde mayolarımızı bulundurduğumuzdan hemen "Halk plajl"arının yerlerini öğrenip bulduk. Gittiğimiz en yakınımzdaki Plaj da bizi şehir gibi kurabiye gibi hayal kırıklığına uğrattı. Düzenli, modern, tertemiz Avrupai standartlarda bir plaj beklerken özellikle sakinlerini yine Ortadoğu'lu ve Afrikalı insanların oluşturduğu, ülkemizde sıkça karşılaştığımız başta keşmekeşi ve temiz olmayışı ile tenkit ettiğimiz plajlardan farkı yoktu. İnanın “acaba girmesek mi” dedirtti. Ama buraya kadar gelmişken denizlerinin tadına bakmamanın bir eksiklik olacağı düşüncesi ile bir köşede çakıl taşları üzerine havlularımızı serdik. Hemen denize girmeye karar verdik. Denize girincede gözümüz aklımız havluların altına sakladığımız çantalarımızdaydı. Bu duyguyu hiçbir Avrupa ülkesinde hissetmemiştik. Denize her temkinli insanın yaptığı üzere yavaş yavaş girdik. Hem sivri taşlı bir deniz hemde bize Akçayda mıyız? yoksa Seferihisarda mıyız? Hissini yaşattı. Deniz buz gibiydi. Özellikle ben eşime göre soğuk suya daha dirençli olduğumu düşünürken 50 kulaç sonrası çıkmaya karar verdim. Zaten eşim çoktan çıkmış beni üzgün bir yüzle bekliyordu. “Haydi Abbas” dedim. Ne denizin ne plajın tadı tattı. Kurban olan yurduma dedim. Plajdan sonra eşime “Şu Fransızlar acaba nerede yaşıyorlar yoksa şehri tamamen mi terketmişler” dedim Oda “ Valla bende gerçekten merak ediyorum ama kime nasıl sormalı ki “ dedi. Bir gence dolaylı yoldan sormaya çalıştım. Fransızların kafe ve restoranları nerede falan gibi bize şehir dışında yaşadıklarını anlattı. Bizde bahsedilen sahil şeridinden Fransızların izini bulmaya çalıştık. Bindiğimiz otobüs sahil yoluna paralel yaklaşık yarım saat gitti. Evet nihayet iz üstündeydik. Tiplerde, mekanlarda, müziklerde, konuşmalarda değişmeye başladı. İndiğimiz durakta kafe plajlar vardı. Orijinal Fransız ahalisi buradaydı. Eğleniyorlar ama kimseyi ne gözle ne dille rahatsız etmiyorlardı. “Oh be” dedik birer kahve söyledik. Nihayet Fransa’da olduğumuzu hissettik.
Serdar TAŞTANOĞLU
05.10.2022
Yazarın Diğer Makaleleri
- 21 Haziran 2024 CAIRO CONCERT AND TRAVEL NOTES
- 18 Temmuz 2023 MASAL DİYARI JEİTA BEYRUT ANILARIM
- 29 Mayis 2023 HÜLYA, BOĞA KUYRUĞU KEBABI VE DON KİŞOT-2
- 02 Mayis 2023 İSTANBUL ANILARIM IV
- 02 Mayis 2023 İSTANBUL ANILARIM III
- 19 Eylul 2016 BİR HASTAYI KURTARDINIZ
- 05 Ekim 2022 BİR KURABİYENİN PEŞİNDEN
- 05 Agustos 2022 KIBRISLIM, AŞKIM (Ömer Lütfi Taştanoğlu Anısına)
- 07 Mayis 2022 CANIM ANNEME VEDA
- 13 Ekim 2021 İNGİLTERE ANILARIM 1
- 20 Mayis 2021 AZERBAYCAN ANILARIM 4 BAKÜDE SON GÜNLER
- 10 Mayis 2021 AZERBAYCAN ANILARIM 3 TARİHİ TÜRK ŞEHRİ ŞEKİ
- 16 Nisan 2021 BİZİMKİ BİR AŞK HİKAYESİ
- 18 Mart 2021 AZERBAYCAN ANILARIM II BAKÜ
- 08 Mart 2021 AZERBAYCAN ANILARIM I
- 17 Ocak 2021 HIZIR
- 03 Agustos 2020 AHMET, FRANSIZ GUYANASI VE KİBİR
- 12 Temmuz 2020 KEMER
- 03 Temmuz 2020 KORKU ,ÖZÜR, SELAM
- 28 Haziran 2020 SİYAH KOT
- 13 Haziran 2020 SARI, KOCA GÖBEK, SARIEFE VE PUDİNG
- 05 Haziran 2020 NEFES ALAMIYORUM I CANT BREATHE
- 04 Haziran 2020 ÇEVRE BIKMADAN USANMADAN DÖVDÜK ONU HEM DE EVİRE, ÇEVİRE
- 31 Mayis 2020 BU GÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM
- 18 Mayis 2020 18 MAYIS KIRIM SÜRGÜNÜ ANISINA
- 16 Mayis 2020 TANRININ TÜRK MİLLETİNE LÜTFU
- 20 Nisan 2020 KOMPOZİT
- 27 Mart 2020 SICAK LAHMACUNLAR
- 12 Aralik 2015 Şefkati дядя (русская версия)
- 27 Aralik 2016 OUR PASCAL
- 06 Subat 2019 PRİZREN KAHRAMANLARI II
- 30 Ocak 2019 PRİZREN'İN KAHRAMANLARI I
- 27 Agustos 2018 HOŞGELDİN BABACIĞIM II
- 14 Temmuz 2018 HOŞGELDİN BABACIĞIM I
- 14 Mayis 2018 İSTANBUL ANILARIM IV
- 13 Nisan 2018 İSTANBUL ANILARIM III
- 09 Ocak 2018 İSTANBUL ANILARIM II
- 02 Aralik 2017 İSTANBUL ANILARIM I
- 26 Agustos 2017 CAN ÇEKİŞEN ADA ATLARI...
- 21 Agustos 2017 DESPİNA, EVDOKSİYA, ANASTASYA, KATRİN, MARİ,BAJRAKLI CAMİJE
- 04 Agustos 2017 KAPTAN MR. DİK
- 20 Temmuz 2017 HVALA SARAYBOSNA
- 06 Mart 2017 HÜLYA, BOĞA KUYRUĞU KEBABI VE DONKİŞOT 1
- 20 Aralik 2016 ŞİŞLİLİ TALİN'DEN … TALİNDEKİ MARİKA'YA
- 28 Kasim 2016 PERSONEL ÇALIŞTIRMAYAN GÖZDE OTEL
- 21 Ekim 2016 KRALİÇE'NİN BALIĞI-2
- 14 Ekim 2016 KRALİÇENİN BALIĞI
- 19 Eylul 2016 BİR HASTAYI KURTARDINIZ
- 05 Eylul 2016 MEZARLIKTA HATIRA FOTOĞRAFI
- 20 Agustos 2016 EVİMİZ MÜSAİT BURADA KALIN.
- 06 Agustos 2016 BİSİKLETLİ MİLLİ EĞİTİM BAKANI VE SARHOŞ GEYİKLER
- 15 Temmuz 2016 ALEPPOLU İSMAİL
- 27 Haziran 2016 BURADA KALSANIZ OLMAZ MI ?
- 30 Mayis 2016 OTOBÜSTEN AŞAĞI İNSİN...!
- 30 Nisan 2016 MR BENTHEİM VE SAADET ABLA
- 02 Nisan 2016 MASAL DİYARI JEITA
- 13 Mart 2016 CANIM ANNEME VEDA....
- 05 Mart 2016 DUBLİN'DE YANIK SESLİ KIZIMIZ ASLI STOKES
- 15 Subat 2016 EFE, VENEDİK-TRİESTE-RİJEKA-ZAGREP
- 27 Ocak 2016 MR FESSBENDER
- 22 Ocak 2016 ÖN YARGI
- 12 Ocak 2016 VANLI GÜZEL KARDELEN
- 03 Ocak 2016 ZEYTİNBURNULU AUDREY ALANYALI PHİLİP
- 27 Aralik 2015 BİZİM PASCAL
- 17 Aralik 2015 RESİM ÖĞRETMENİM
- 12 Aralik 2015 ŞEFKATİ AMCA
- 05 Mart 2016 MUSIKİ DERNEKLERİNİN SORUNLARI 1
17 Yorum
Hayat Baysaling
06 Ekim 2022Selma Kaşo
06 Ekim 2022Halit Çalışkan
06 Ekim 2022ERTUĞRUL ÖZBAĞ
06 Ekim 2022Semra Yıldırım
06 Ekim 2022Suna Gülgüden
06 Ekim 2022Semra Türel
06 Ekim 2022Zeynep Nesligül
06 Ekim 2022Serpil vuruşkan
06 Ekim 2022Gülay
06 Ekim 2022Erdal Yenişen
07 Ekim 2022Fazilet Yanık
07 Ekim 2022Bedriye Darcan
07 Ekim 2022Nesibe Müsebito
07 Ekim 2022Ali Rıza Alkan
07 Ekim 2022Gülzerrin Eligü
07 Ekim 2022Yaşar Özkaragöz
07 Ekim 2022