Adalarda atlar yerine elektrikli fayton istiyoruz
Ağlayan birini görmek ezelden beri beni çok etkileyen, paniğe sokan bir eylemdir. Sanırım birçoğunuz da tıpkı benim gibi aynı hislere kapılıyorsunuzdur. Ama bir atın ağlamasını izlediniz mi bilmiyorum.? Hiç ses çıkarmadan ağlamasını, o güzel gözlerinden sicim gibi yaşların yere dökülüşüne şahit oldunuz mu ? Atlar da ağlar mı? diyeceğinizi sanmıyorum. Günümüzde bu kadar çok belgesel yayınından sonra köpek, timsah, inek, maymun, boğa ve at olmak üzere birçok hayvanın da tıpkı bizler gibi ağladığını görmüşsünüzdür. Hani ağlama üzerine çok söz söylenmiş, çok edebiyat yapılmıştır. “Erkekler ağlamaz '' en başta aklıma gelenlerden. Eskiden toplum değerlerimiz ağlamayı bile baskı altına almıştı. Ağlama sevimsiz bulunur hatta zayıflık kabul edilirdi.

Oysa, artık ağlama eyleminin tüm canlılara mahsus olduğunu, gözyaşı bezi olan her canlının başta keder, acı, korku, ve de sevinç duygularında ortaya koyduğu bir davranış biçimi olduğu gerçeği, herkes tarafından kabul edilmiştir. Bana göre insanoğlu ağlama eylemini, konuşma yeteneği ile artırıp kuvvetlendirebildiği halde hayvanlar bu eylemi daha pasif ama daha etkili yapmaktalar. İşte bu nedenle bir atın ağlaması beni çok daha fazla etkilemiştir. O güzel gözlerden süzülen yaşlar çok şey ifade etmiştir.
Fayton özellikle bizim kuşağın çocukluk döneminde yani teknolojinin bu kadar gelişmediği yıllarda biz çocuklar için hem seyahat edilen hem de eğlence kabul edilen bir araç çeşidi idi. Faytonun süsleri, çıngırağının ve lastik kornasının çıkardığı melodiler, atın nallı ayaklarının sert zemindeki ritimli adımlarından çıkan ahenkli sesler, faytoncunun hareket ettirmek, durdurmak yada coşturmak için verdiği komik komutlar sanırım faytonu daha da ilginç kılıyordu. Çocuk aklımızla faytona koşulan atların başlarına neler geldiğini, hangi şartlarda çalıştırıldıklarını düşünecek bilinçte değildik. Tıpkı şimdilerde bir insanlık suçu sayılacak zulüm olan “ayı oynatma '' gibi. O çocuk saflığımızla o eylem bile bizlere doğal ve eğlenceli gelmekteydi. Burnuna geçirilmiş zincirin verdiği acı ile yere yatırılırken “Kocakarılar nasıl bayılır “ gibi komik emirlerle ayıya verilen büyük acının, oynatıcı tarafından çok iyi kamufle edilmesinden dolayı, bu gösterilerde büyük küçük hepimiz kahkahalarla gülebiliyorduk.
Ancak insanoğlu bir yandan eskiden sahip olduğu naif değerlerini kaybederken bir yandan da büyük bir tezatla insani duyarlılığını geliştirdi. Dostluk, arkadaşlık, vefa, hatır, gönü,l sadakat gibi değerleri kaybederken başta hayvanlara karşı daha duyarlı hale gelmeye başladı. Örneğin hayvanlar katledilmesin diye; kürk giymeme, kaz tüylü materyal kullanmama, fil dişli malzeme almama hatta et yememe gibi bireysel veya kitlesel protest eylemlere başvurmaya başladı. Can acıtarak yaptırılan ayı oynatmaya, yük hayvanlarına ve kesim hayvanlarına yapılan eziyetlere karşı daha duyarlı tavırlar sergilemeye başladı. İlkel şekilde ulu orta hayvanlara acı vererek kurban kesilmesi, tekmeyle, sopayla kovalanan, zehirlenen kedi köpeklere karşı yapılan davranışlara büyük tepki gösteren örgütlü kitlesel tepkiler ortaya koymaya başladı.
Eskiden mahallelerde horlanan kedi köpeklere şimdilerde mamalar alan, içme suyu tedarik eden onlarca öncü hayvan severler türedi. Kısacası eskiye göre hayvanları daha çok sevmeye onların güzelliklerini daha idrak edebilen vicdanlı bireyler haline döndük.

Duygusal yönüm oldukça yüksek olduğundan hayvanlara çocukluğumdan beri çok düşkünümdür. Kurban bayramlarında kurbanların kesilmesi korkunç bir üzüntüye gark ettiğinden asla onların kesilmesini izleyememişimdir. Atlar ise cefakarlıkları ve görsel güzellikleri ile benim favori hayvanım olmuştur. Bu nedenle hobilerimden biri olan yağlıboya çalışmalarım da atları ana figür olarak sık sık kullanmak beni çok mutlu etmiştir.
İstanbul da adaların tam karşısında oturduğum halde her ne kadar bir taş atımı mesafede gibi görünseler de onları uzaktan seyretmeyi daha çok severim. Orada oturan ada sakini arkadaşlarımdan aldığım bilgilerden adaların her geçen gün insan seline dönüşen ziyaretçileri ile çekilmez hale geldiklerini duymak, beni de korkutmuş adaları ziyaret etme isteğimi köreltmiştir. Ancak dün gerçekleştirdiğimiz gibi olağanüstü durumlar zorunlu ada seyahati yapmamızı gerektirmiştir.
Çok değerli dostumuz Deneğimizin değerli müzisyen, ressam sanatçısı Rezzan Peynircioğlu nun şimdilerde birer sanatçı olan öğrencileri ile açtığı Büyükada daki resim sergisine gezmek için sabah erkenden kalabalığa kalmadan Büyük ada ya geldik. Muhteşem eserlerin yer aldığı sergiyi gezdik, bilgi aldık, sanatçılarla sohbetimizi yaptık. Sergi sonrası ise “ buraya nadiren geliyoruz. Hazır gelmişken manzaralı bir yerde yemek yesek '' dedik.

Arkadaşımız Serpil hanım “ben tepede şahane bir yer olduğunu öğrendim, yemekleri de harikaymış, gidelim mi? “ dedi. Manzara, deniz ve yemek bir araya gelince, itiraz edilebilir mi hemen teklifi onayladık. Ancak yürüyerek gitmek olanaksızdı. Hava sıcaklığı 30 dereceydi, öğle vakti olduğundan güneş tam tepemizdeydi, yanımızda Serpil hanımın dört yaşındaki torunu Sudecik vardı. Serpil hanım iki kez bel fıtığından ameliyatlı bir şeker hastası, eşim Aysel hanımda daha üç gün önce belindeki ağrı şikayeti için gittiği fizik tedavi uzmanı tarafından bel fıtığı başlangıcı teşhisi konmuş biri olunca, istemeye istemeye, yüz metre uzunluğundaki fayton kuyruğuna biz de girdik. Yarım saat sonra sıra geldi. Üstelik gidilecek mesafe ile alınan ücret mukayese edilince nasıl fahiş ve tekelci politika uygulanıp yüksek ücret alındığı da ortaya çıkmaktaydı.
Bindiğimiz faytondaki atların yüzüne asla bakamadık. Sude hariç hepimizin yüzünde suçluluk ifadesi vardı. Ne yazık ki suça ve eziyete ortak olmuştuk. Yol boyunca gerek bizim gerekse diğer faytonlardaki atların ne kadar çelimsiz sıska acınacak halde olduğunu görüyor içimiz sızlıyordu. Tek mutlu kişi dört yaşındaki Sude idi. O aynen bizim çocukluğumuzdaki bilinçsizlikle çıngırak, zil sesleri, korna ve tıkır tıkır çıkan nal sesleri nedeni ile mutlu olduğumuz gibi mutluydu. Bir an korkunç bir koku yayıldı. Hayvanların yolculuk sırasında dışkı ihtiyaçlarını da giderdiklerini anlamamız zor olmadı. Tam tabiri ile kokudan burnumuzun direği kırıldı. Zaten bilenler bilir adaya ayak basar basmaz, sidik ve dışkı kokusu sizi karşılar. Bu kokular içinde yemeğinizi yer, çayınızı içer, dondurmanızı yalarsınız.

O şahane manzaralı tepede öğle yemeğimizdeki ana konu manzara değil, atlardı. Neden atlara bu çile çektiriliyor, biz dahil insanlar da mecburen bu işkenceye alet ediliyorduk. Başka çözüm yok muydu?. şeklinde uzun süre bu acı konuyu konuştuk. Oysa çözüm bulunmakla kalmamış birçok yerde faaliyete geçirilmiş olduğunu anlamam geç olmadı. Akşam eve döndüğümde her zamanki gibi sosyal paylaşım dünyasında dolaşırken bizim Turizm haberleri.com ailesinin “Anası '' lakabını yakıştırdığım güzel yürekli, duyarlı insan Nilgün hanımın sosyal paylaşım sayfasında bir de ne göreyim bir videonun başlığında aynen şu yazmaktaydı. “Adana Büyükşehir Belediyesi elektrikli faytona geçti '' . Videoyu heyecanla izleyince, Nilgün hanıma onlarca teşekkür ettim.

Evet. çözüm vardı, bulunmuştu ve uygulamaya bile konmuştu. Zaten konuyu biraz kurcalayınca birkaç yıl önce bu hususta büyük kampanyalar yapıldığını keşfettim. Atlara hala eziyete devam edildiğine göre demek ki bu hususta başarılı olunamamıştı. Oysa başarılmalıydı, başarmak gerekirdi. Hem o güzel hayvanlar ortalama yirmi yıllık ömürlerinin sadece onda birini yaşayarak bu dünyadan göç etmemeliydiler hem de tüm adalarda artık neredeyse toprağa sinmiş idrar ve dışkı kokusunu ada halkı ve ziyaretçiler teneffüs etmemeliydiler.
Bazıları “elektrikli faytonlar Adana ya uygun olabilir, bizim Adaların dik yokuşlarına elverişli olmayabilir. '' şeklinde olumsuzluğa kapılabileceklere şunu ifade etmek isterim ki bu çağda bu teknolojide bilmem kaç beygirlik elektrikli binek otomobilin yapıldığı şu zamanda kesinlikle ada yapısına uygun faytonlar bulunacaktır. Farz edelim bulunamadı, bu zavallı atlara işkence ede ede eğlenceye devam mı edeceğiz. Başka çözüm yok mu? Aramayacak mıyız? Elektrikli fayton dışında mini gezi treni, tramvay, teleferik başta olmak üzere bir dolu alternatif ortaya konulabilir.
Bizden geri olduğunu düşündüğümüz Lübnan Beyrut ta bir tepedeki Jeita mağarasına ulaşmak için hem teleferik hem mini tren koyulmuşsa biz niye yapamayalım. Maliyet hesabı, teknik değerlendirmesi kuvvetli olanlar atlı faytonculuğun maliyetinin üstelik atların içinde bulundukları çok kötü bakım şartlarına rağmen alternatif araçların maliyetinden daha fazla olduğunu rahatlıkla hesaplayabilirler. Bu nedenle hemen en kısa zamanda atlı faytonculuğa son verilmelidir.
Gelin el ele verelim. O ses çıkarmadan “ne olur bana acıyın. bana bu eziyeti yapmayın '' diyemeyen, sadece gözlerinden yaşlar akıtan, sıska, güçsüz, çileli, faytoncunun esiri atların zincirlerini kırarak gürbüz, özgürce dört nala koşarken, yeleleri havada dans eden mutlu küheylanlara dönüştürüp onları özgürlüğe gönderelim...
Serdar TAŞTANOĞLU
“ADALARDA ATLAR YERİNE ELEKTRİKLİ FAYTON İSTİYORUZ. '' PLATFORMU BAŞKANI

Oysa, artık ağlama eyleminin tüm canlılara mahsus olduğunu, gözyaşı bezi olan her canlının başta keder, acı, korku, ve de sevinç duygularında ortaya koyduğu bir davranış biçimi olduğu gerçeği, herkes tarafından kabul edilmiştir. Bana göre insanoğlu ağlama eylemini, konuşma yeteneği ile artırıp kuvvetlendirebildiği halde hayvanlar bu eylemi daha pasif ama daha etkili yapmaktalar. İşte bu nedenle bir atın ağlaması beni çok daha fazla etkilemiştir. O güzel gözlerden süzülen yaşlar çok şey ifade etmiştir.
Fayton özellikle bizim kuşağın çocukluk döneminde yani teknolojinin bu kadar gelişmediği yıllarda biz çocuklar için hem seyahat edilen hem de eğlence kabul edilen bir araç çeşidi idi. Faytonun süsleri, çıngırağının ve lastik kornasının çıkardığı melodiler, atın nallı ayaklarının sert zemindeki ritimli adımlarından çıkan ahenkli sesler, faytoncunun hareket ettirmek, durdurmak yada coşturmak için verdiği komik komutlar sanırım faytonu daha da ilginç kılıyordu. Çocuk aklımızla faytona koşulan atların başlarına neler geldiğini, hangi şartlarda çalıştırıldıklarını düşünecek bilinçte değildik. Tıpkı şimdilerde bir insanlık suçu sayılacak zulüm olan “ayı oynatma '' gibi. O çocuk saflığımızla o eylem bile bizlere doğal ve eğlenceli gelmekteydi. Burnuna geçirilmiş zincirin verdiği acı ile yere yatırılırken “Kocakarılar nasıl bayılır “ gibi komik emirlerle ayıya verilen büyük acının, oynatıcı tarafından çok iyi kamufle edilmesinden dolayı, bu gösterilerde büyük küçük hepimiz kahkahalarla gülebiliyorduk.
Ancak insanoğlu bir yandan eskiden sahip olduğu naif değerlerini kaybederken bir yandan da büyük bir tezatla insani duyarlılığını geliştirdi. Dostluk, arkadaşlık, vefa, hatır, gönü,l sadakat gibi değerleri kaybederken başta hayvanlara karşı daha duyarlı hale gelmeye başladı. Örneğin hayvanlar katledilmesin diye; kürk giymeme, kaz tüylü materyal kullanmama, fil dişli malzeme almama hatta et yememe gibi bireysel veya kitlesel protest eylemlere başvurmaya başladı. Can acıtarak yaptırılan ayı oynatmaya, yük hayvanlarına ve kesim hayvanlarına yapılan eziyetlere karşı daha duyarlı tavırlar sergilemeye başladı. İlkel şekilde ulu orta hayvanlara acı vererek kurban kesilmesi, tekmeyle, sopayla kovalanan, zehirlenen kedi köpeklere karşı yapılan davranışlara büyük tepki gösteren örgütlü kitlesel tepkiler ortaya koymaya başladı.
Eskiden mahallelerde horlanan kedi köpeklere şimdilerde mamalar alan, içme suyu tedarik eden onlarca öncü hayvan severler türedi. Kısacası eskiye göre hayvanları daha çok sevmeye onların güzelliklerini daha idrak edebilen vicdanlı bireyler haline döndük.

Duygusal yönüm oldukça yüksek olduğundan hayvanlara çocukluğumdan beri çok düşkünümdür. Kurban bayramlarında kurbanların kesilmesi korkunç bir üzüntüye gark ettiğinden asla onların kesilmesini izleyememişimdir. Atlar ise cefakarlıkları ve görsel güzellikleri ile benim favori hayvanım olmuştur. Bu nedenle hobilerimden biri olan yağlıboya çalışmalarım da atları ana figür olarak sık sık kullanmak beni çok mutlu etmiştir.
İstanbul da adaların tam karşısında oturduğum halde her ne kadar bir taş atımı mesafede gibi görünseler de onları uzaktan seyretmeyi daha çok severim. Orada oturan ada sakini arkadaşlarımdan aldığım bilgilerden adaların her geçen gün insan seline dönüşen ziyaretçileri ile çekilmez hale geldiklerini duymak, beni de korkutmuş adaları ziyaret etme isteğimi köreltmiştir. Ancak dün gerçekleştirdiğimiz gibi olağanüstü durumlar zorunlu ada seyahati yapmamızı gerektirmiştir.
Çok değerli dostumuz Deneğimizin değerli müzisyen, ressam sanatçısı Rezzan Peynircioğlu nun şimdilerde birer sanatçı olan öğrencileri ile açtığı Büyükada daki resim sergisine gezmek için sabah erkenden kalabalığa kalmadan Büyük ada ya geldik. Muhteşem eserlerin yer aldığı sergiyi gezdik, bilgi aldık, sanatçılarla sohbetimizi yaptık. Sergi sonrası ise “ buraya nadiren geliyoruz. Hazır gelmişken manzaralı bir yerde yemek yesek '' dedik.

Arkadaşımız Serpil hanım “ben tepede şahane bir yer olduğunu öğrendim, yemekleri de harikaymış, gidelim mi? “ dedi. Manzara, deniz ve yemek bir araya gelince, itiraz edilebilir mi hemen teklifi onayladık. Ancak yürüyerek gitmek olanaksızdı. Hava sıcaklığı 30 dereceydi, öğle vakti olduğundan güneş tam tepemizdeydi, yanımızda Serpil hanımın dört yaşındaki torunu Sudecik vardı. Serpil hanım iki kez bel fıtığından ameliyatlı bir şeker hastası, eşim Aysel hanımda daha üç gün önce belindeki ağrı şikayeti için gittiği fizik tedavi uzmanı tarafından bel fıtığı başlangıcı teşhisi konmuş biri olunca, istemeye istemeye, yüz metre uzunluğundaki fayton kuyruğuna biz de girdik. Yarım saat sonra sıra geldi. Üstelik gidilecek mesafe ile alınan ücret mukayese edilince nasıl fahiş ve tekelci politika uygulanıp yüksek ücret alındığı da ortaya çıkmaktaydı.
Bindiğimiz faytondaki atların yüzüne asla bakamadık. Sude hariç hepimizin yüzünde suçluluk ifadesi vardı. Ne yazık ki suça ve eziyete ortak olmuştuk. Yol boyunca gerek bizim gerekse diğer faytonlardaki atların ne kadar çelimsiz sıska acınacak halde olduğunu görüyor içimiz sızlıyordu. Tek mutlu kişi dört yaşındaki Sude idi. O aynen bizim çocukluğumuzdaki bilinçsizlikle çıngırak, zil sesleri, korna ve tıkır tıkır çıkan nal sesleri nedeni ile mutlu olduğumuz gibi mutluydu. Bir an korkunç bir koku yayıldı. Hayvanların yolculuk sırasında dışkı ihtiyaçlarını da giderdiklerini anlamamız zor olmadı. Tam tabiri ile kokudan burnumuzun direği kırıldı. Zaten bilenler bilir adaya ayak basar basmaz, sidik ve dışkı kokusu sizi karşılar. Bu kokular içinde yemeğinizi yer, çayınızı içer, dondurmanızı yalarsınız.

O şahane manzaralı tepede öğle yemeğimizdeki ana konu manzara değil, atlardı. Neden atlara bu çile çektiriliyor, biz dahil insanlar da mecburen bu işkenceye alet ediliyorduk. Başka çözüm yok muydu?. şeklinde uzun süre bu acı konuyu konuştuk. Oysa çözüm bulunmakla kalmamış birçok yerde faaliyete geçirilmiş olduğunu anlamam geç olmadı. Akşam eve döndüğümde her zamanki gibi sosyal paylaşım dünyasında dolaşırken bizim Turizm haberleri.com ailesinin “Anası '' lakabını yakıştırdığım güzel yürekli, duyarlı insan Nilgün hanımın sosyal paylaşım sayfasında bir de ne göreyim bir videonun başlığında aynen şu yazmaktaydı. “Adana Büyükşehir Belediyesi elektrikli faytona geçti '' . Videoyu heyecanla izleyince, Nilgün hanıma onlarca teşekkür ettim.

Bazıları “elektrikli faytonlar Adana ya uygun olabilir, bizim Adaların dik yokuşlarına elverişli olmayabilir. '' şeklinde olumsuzluğa kapılabileceklere şunu ifade etmek isterim ki bu çağda bu teknolojide bilmem kaç beygirlik elektrikli binek otomobilin yapıldığı şu zamanda kesinlikle ada yapısına uygun faytonlar bulunacaktır. Farz edelim bulunamadı, bu zavallı atlara işkence ede ede eğlenceye devam mı edeceğiz. Başka çözüm yok mu? Aramayacak mıyız? Elektrikli fayton dışında mini gezi treni, tramvay, teleferik başta olmak üzere bir dolu alternatif ortaya konulabilir.
Bizden geri olduğunu düşündüğümüz Lübnan Beyrut ta bir tepedeki Jeita mağarasına ulaşmak için hem teleferik hem mini tren koyulmuşsa biz niye yapamayalım. Maliyet hesabı, teknik değerlendirmesi kuvvetli olanlar atlı faytonculuğun maliyetinin üstelik atların içinde bulundukları çok kötü bakım şartlarına rağmen alternatif araçların maliyetinden daha fazla olduğunu rahatlıkla hesaplayabilirler. Bu nedenle hemen en kısa zamanda atlı faytonculuğa son verilmelidir.
Gelin el ele verelim. O ses çıkarmadan “ne olur bana acıyın. bana bu eziyeti yapmayın '' diyemeyen, sadece gözlerinden yaşlar akıtan, sıska, güçsüz, çileli, faytoncunun esiri atların zincirlerini kırarak gürbüz, özgürce dört nala koşarken, yeleleri havada dans eden mutlu küheylanlara dönüştürüp onları özgürlüğe gönderelim...
Serdar TAŞTANOĞLU
“ADALARDA ATLAR YERİNE ELEKTRİKLİ FAYTON İSTİYORUZ. '' PLATFORMU BAŞKANI
Serdar Taştanoğlu
Dragos Musıki Derneği Başkanı
26 Ağustos 2017 Cumartesi
Yazarın Diğer Makaleleri
- 21 Haziran 2024 CAIRO CONCERT AND TRAVEL NOTES
- 18 Temmuz 2023 MASAL DİYARI JEİTA BEYRUT ANILARIM
- 29 Mayis 2023 HÜLYA, BOĞA KUYRUĞU KEBABI VE DON KİŞOT-2
- 02 Mayis 2023 İSTANBUL ANILARIM IV
- 02 Mayis 2023 İSTANBUL ANILARIM III
- 19 Eylul 2016 BİR HASTAYI KURTARDINIZ
- 05 Ekim 2022 BİR KURABİYENİN PEŞİNDEN
- 05 Agustos 2022 KIBRISLIM, AŞKIM (Ömer Lütfi Taştanoğlu Anısına)
- 07 Mayis 2022 CANIM ANNEME VEDA
- 13 Ekim 2021 İNGİLTERE ANILARIM 1
- 20 Mayis 2021 AZERBAYCAN ANILARIM 4 BAKÜDE SON GÜNLER
- 10 Mayis 2021 AZERBAYCAN ANILARIM 3 TARİHİ TÜRK ŞEHRİ ŞEKİ
- 16 Nisan 2021 BİZİMKİ BİR AŞK HİKAYESİ
- 18 Mart 2021 AZERBAYCAN ANILARIM II BAKÜ
- 08 Mart 2021 AZERBAYCAN ANILARIM I
- 17 Ocak 2021 HIZIR
- 03 Agustos 2020 AHMET, FRANSIZ GUYANASI VE KİBİR
- 12 Temmuz 2020 KEMER
- 03 Temmuz 2020 KORKU ,ÖZÜR, SELAM
- 28 Haziran 2020 SİYAH KOT
- 13 Haziran 2020 SARI, KOCA GÖBEK, SARIEFE VE PUDİNG
- 05 Haziran 2020 NEFES ALAMIYORUM I CANT BREATHE
- 04 Haziran 2020 ÇEVRE BIKMADAN USANMADAN DÖVDÜK ONU HEM DE EVİRE, ÇEVİRE
- 31 Mayis 2020 BU GÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM
- 18 Mayis 2020 18 MAYIS KIRIM SÜRGÜNÜ ANISINA
- 16 Mayis 2020 TANRININ TÜRK MİLLETİNE LÜTFU
- 20 Nisan 2020 KOMPOZİT
- 27 Mart 2020 SICAK LAHMACUNLAR
- 12 Aralik 2015 Şefkati дядя (русская версия)
- 27 Aralik 2016 OUR PASCAL
- 06 Subat 2019 PRİZREN KAHRAMANLARI II
- 30 Ocak 2019 PRİZREN'İN KAHRAMANLARI I
- 27 Agustos 2018 HOŞGELDİN BABACIĞIM II
- 14 Temmuz 2018 HOŞGELDİN BABACIĞIM I
- 14 Mayis 2018 İSTANBUL ANILARIM IV
- 13 Nisan 2018 İSTANBUL ANILARIM III
- 09 Ocak 2018 İSTANBUL ANILARIM II
- 02 Aralik 2017 İSTANBUL ANILARIM I
- 26 Agustos 2017 CAN ÇEKİŞEN ADA ATLARI...
- 21 Agustos 2017 DESPİNA, EVDOKSİYA, ANASTASYA, KATRİN, MARİ,BAJRAKLI CAMİJE
- 04 Agustos 2017 KAPTAN MR. DİK
- 20 Temmuz 2017 HVALA SARAYBOSNA
- 06 Mart 2017 HÜLYA, BOĞA KUYRUĞU KEBABI VE DONKİŞOT 1
- 20 Aralik 2016 ŞİŞLİLİ TALİN'DEN … TALİNDEKİ MARİKA'YA
- 28 Kasim 2016 PERSONEL ÇALIŞTIRMAYAN GÖZDE OTEL
- 21 Ekim 2016 KRALİÇE'NİN BALIĞI-2
- 14 Ekim 2016 KRALİÇENİN BALIĞI
- 19 Eylul 2016 BİR HASTAYI KURTARDINIZ
- 05 Eylul 2016 MEZARLIKTA HATIRA FOTOĞRAFI
- 20 Agustos 2016 EVİMİZ MÜSAİT BURADA KALIN.
- 06 Agustos 2016 BİSİKLETLİ MİLLİ EĞİTİM BAKANI VE SARHOŞ GEYİKLER
- 15 Temmuz 2016 ALEPPOLU İSMAİL
- 27 Haziran 2016 BURADA KALSANIZ OLMAZ MI ?
- 30 Mayis 2016 OTOBÜSTEN AŞAĞI İNSİN...!
- 30 Nisan 2016 MR BENTHEİM VE SAADET ABLA
- 02 Nisan 2016 MASAL DİYARI JEITA
- 13 Mart 2016 CANIM ANNEME VEDA....
- 05 Mart 2016 DUBLİN'DE YANIK SESLİ KIZIMIZ ASLI STOKES
- 15 Subat 2016 EFE, VENEDİK-TRİESTE-RİJEKA-ZAGREP
- 27 Ocak 2016 MR FESSBENDER
- 22 Ocak 2016 ÖN YARGI
- 12 Ocak 2016 VANLI GÜZEL KARDELEN
- 03 Ocak 2016 ZEYTİNBURNULU AUDREY ALANYALI PHİLİP
- 27 Aralik 2015 BİZİM PASCAL
- 17 Aralik 2015 RESİM ÖĞRETMENİM
- 12 Aralik 2015 ŞEFKATİ AMCA
- 05 Mart 2016 MUSIKİ DERNEKLERİNİN SORUNLARI 1
Henüz Yorum yok