İNGİLTERE ANILARIM 1

İlk İngiltere seyahatimi ; 1990 yılında Lisansüstü eğitim yaptığım Hollanda Kraliyet akademisin de iken,  Akademinin  eğitim  programı içindeki şehirlerin ilki olan Londra’ya yapılan toplu seyahat sayesinde gerçekleştirmiştim.

Akademi bizlere öğrettikleri teorik bilgilerin pratikteki uygulamasını da göstermek için muhtelif seminerler hazırlamıştı. Hollanda’da,  Belçika’da, Almanya’da, Fransa’da ve İngiltere’de konumuzla ilgili Şirketlere, Üniversitelere, Liman idarelerine gidilecekti. Bu programların ilkinde İngiliz akademisyenlerinden branşımız ile ilgili bilgiler almamız için Londra’ya götürüyorlardı. Bu seyahatte hocalarımız ile birlikte yaklaşık 80 kişilik bir kafileydik. Bu kafile ile bir haftalık ziyaret ve eğitim programı gerçekleştirilecekti.

Daha lise yıllarımda BBC Türkçe Kanal Müdürlüğüne bile “ Orada nasıl staj yapabilirim. Bu konuda bana destek olur musunuz?“ şeklindeki yazılı talepte bulunma cesareti gösterdikten sonra da aylarca “İster misin talebimi kabul edip Londraya davet etsinler ” şeklindeki tatlı umudun heyecanı ile aylarca posta kutumuzdaki tüm aile fertlerine gelenler postayı pullarına bakarak o hiç gelmeyen müjdeli  yanıtı beklemiş ancak gitme umudumu hiç yitirmeden bir sene sonra bu kez kimin vasıtasıyla bulduğumu unuttuğum bir ilan daki “İngiltere’de Elma toplama işi yapacak öğrenciler için Yaz kampları” şartları gitme arzumu tekrar alevlendirmiş ve o şartlar sanki tam bana uygun hazırlanmış düşüncesine kapılarak yaptığım başvurum bu kez büyüklerimin sabote etmesi nedeni ile tekrar bu konunun gündeme gelmemesi ültümatomu ile hüsranla sonlanmıştı.

      

                     BBC TÜRKÇE BÖLÜMÜN KALİTELİ YAYINLARINI TRANSİSTÖRLÜ RADYOMDAN DİNLER HAYRANLIĞIM ARTARDI

 

  

İşte gençlik hayalim olan ve bir türlü gelemediğim İngiltere’ye nihayet getirilmiştim. Benim için çok önem taşıyan kültür, medeniyet, sanat, bilim, borsa, siyaset ve özgürlüğün kalbi Londra’yı en sonunda görecektim. Çok heyecanlıydım. Hollanda’dan hareket eden dev feribot Dover limanına yanaştıktan sonra iki saatlik bir Otobüs yolculuğu yapacaktık. İşte ilk şoku limandan otelimize kadar olan bu iki saatlik yolda yaşadım. Hiçbir şeyi kaçırmamak adına adeta “bir denizaltının dönen teleskopu” gibi otobüsün her iki tarafına da bakıyordum. İzlediğim sahneler özellikle İngilizce eğitimlerde okuduğum metinlerde veya izlediğim görsellerde gördüklerimle asla eşleşmiyordu. O geçmişte beynime yer eden resimlere ve bir kısmını da kendi hayallerimle zenginleştirdiğim  ilavelere eşleşmeyen sahneleri gödükçe “ Nerede o cancanlı İngiltere hayatı ya?” şaşkınlığı içindeydim. Yol boyunca şaşkınlığımı bertaraf etmek istercesine “ Sanırım bu gördüğüm yerler taşra  olsa gerek "diye kendimi teselli ediyordum. Ama Londra’ya girip otele yerleşip dışarıya kapağı attığımızda gerçekle tam manasıyla yüzleşmiş oldum. Nerde idi o şemsiyeli, şapkalı bayanlar ? nerede idi o yelekli takım elbiseli silindir şapkalı yanından geçen bayanlara şapka çıkarıp selam veren beyler,? Avam kamarası üyeleri neredeydi. Hayallerimle tek eşleşen o iki katlı otobüsler, kırmızı telefon kulübeleri ve o klasik siyah taksileri ,bigbang köprüsü ve Parlemento binasıydı. Peki O çalışmaktan içimi dışıma çıkaran present ve past perfect tensleri, indirek ve pasif cümleleri, idiyomatikleri kimler konuşuyorlardı. Buradakilerin konuşmaları kısa kısa argo ve sanki sadece iki tensle yapılıyordu. Sürekli “Vay be nasıl da gözümde büyütmüşüm şu İngilizleri” diye düşünüyordum. Sık sık değerli İngilizce hocam Leyla (Sonya) hanımın kulaklarını çınlatıyordum. Bir Türk’ten daha  geniş Türkçe bilgisine haiz olan bu değerli hocam, İngilizler ve İngilizce ile ilgili ne kadar detay bilgi varsa bizlere aktarmaya çalışmış ve bizlerin en kibar İngilizce ile konuşmamıza büyük  çaba göstermişti.

Kafilede benim gibi ilk kez Londra’ya gelenler çoğunluktaydı. Herkes sanırım benim gibi hayal kırıklığı yaşıyordu. Leyla hocamı hatırlayınca sebebini yine ondan öğrendiğim bir soruyu yanımdakilere sormak istedim. Sorum; “ İngiltere ve sömürgelerindeki trafiğin neden diğer ülkelere göre tersten yani soldan akmasıydı”. Bakalım herkesçe bilinen bir şey miydi?. Çok enteresan, sorumun yanıtını kimse bilememişti. Açıklama yapanlar da mantıksız basit sebepler sıralamışlardı. “Golü  atmamın” yani yanıtını açıklamanın tam zamanıydı.

“Bakınız açıklıyayım” diye söze başladım. “Bu husus arabalardan çok öncesine dayanıyor. Bu durum neredeyse Ortaçağa kadar uzanan  bir hadise. Eski zamanlarda, soldan at sürmek güvenlik meselesiydi. Çoğu insan sağ elini kullanırdı. İngiliz süvariler bir düşman ya da tehlike anında sol taraflarına taktıkları kılıçlarını, sağ elleri ile çekip kendilerini korumak isterlerdi. Bu nedenle kılıç tutan ellerinin açıkta kalmasını istiyorlardı. Böylece meydan okuyanlarla rahat rahat savaşabilirlerdi. Yürürken olsun, at sırtında olsun, atlı arabada olsun tehditlere karşı hızlı bir şekilde kılıç çekebilmek gerekiyordu. Bu nedenle de soldan gitmeleri gerekiyordu ki sağ elleriyle çektikleri kılıcı sallayabilsinler.” diye şeklindeki yaptığım açıklamamı tamamlayınca beklemediğim bir alkış tufanı kopmaz mı. Anlattığım bu bilgi dinleyenlere çok ilginç gelmişti. Böylece benim için de alkışlarla unutulmaz bir anı yaratılmış oldu.

                  

                                                                              picadilly meydanı ve London art Galery

Yoğun bir eğitim programı söz konusuydu. Ama önemli olan Londra’da olmamdı . Şu yıllarca hayallerimde yer alan Londra’da . Yoğun programın boşlukların da ne görsem kardır mantığı ile çizgi film kahramanlarının o hızlı çekim hareketleri gibi koşturuyordum.  Az uyuku  ve yorgunluk  beni ve benim gibi Londra meraklısı arkadaşlarımı  sersemletmişti. Hollanda’da ayni evi paylaştığım arkadaşlarla  ister istemez burada da birlikte hareket eden dört kafadar durumundaydık. Gezip görme ekibinin çekirdek kadrosuyduk. Kaldığımız süre içinde bir gün Lloyd sigorta şirketindeki çok önemli seminer sabah 09.00 da başlıyordu. Bizlere seminerin olduğu yere yakın metro durağı, kroki ve kullanacağımız metro kartları verilmişti. Seminerden önceki gün Picadilli meydanı, Hyde park, Madam Tusod müzesi gezilmiş akşam China Town a gidilmiş sonrası geldiğim otel odamıza bizim grupla  “çilingir sofrası” kurulmuş saatler süren sohbet gırgır şamata sonucunda neredeyse birkaç saat uyuku ile sabaha doğru sızmıştık.

     

Hyde Park VE China town

Kurduğumuz saat hiçbirimiz uyandırmadığından birinin uyanıpta diğerlerini uyandırdığında saatin 8.30 olduğunu panik halinde fark etmiştik. Böylece otelden seminere metro ile gitme şansını kaçırmıştık. Tek çare o çok pahalı klasik model taksiye binmekti. Dört kişi olmamıza rağmen kişi başına ciddi bir taksi ücreti düştü. Toplantıya on dakika gecikmiştik. Yan kapıdan seminer salonuna süzüldük. Ekip başı Prof. Mr Kalkman’ın göz ucu ile bizleri “şöyle bir süzdüğünü” hissettim. Neyse ki konuşmacı sahnede hararetle konusunu anlatıyordu.

 

          

1 Perudan Arturo ile Otel odasındayız 2 Kubadan Juan Arturo ve bendeniz

Yerimize oturunca biz dört kafadar “yırttık”  şeklinde tebessümle birbirimize baktık. Serda Şark alışkanlığı, kurnazlığı, uyanıklığı vardı hepimizde. Herkesi bu gözlükten görmeye bayılırız. Nihayet bir hafta su gibi akıp gitti ve Hollandaya dönüş başlamıştı. Bu on dakikalık gecikme hepimiz tarafından unutulmuş otoriter hocamız Mr Kalkman tarafından da ne Hollanda’ya dönüş yolunda, ne gemideki içkili sohbette ne de Hollanda içi seyahatte hiç ortaya konmadı. Hatta Mr Kalkman ve eşiyle ferbotta  içki içip sohbet etmiştik.

 

Dönüş yolunda Prof Mr Kalkman, eşi ve arkadaşlarla  gelsin biralar gitsin biralar 

Bize göre ortada birde samimiyet oluşturulmuşsa en büyük hatalarda bile tolerans mekanizmasına sığındığımızdan bu önemsiz olay incir çekirdeği bir  hataydı bizim için. Taki ki iki gün sonra yazılı sorgu ve savunma kağıtlarımız elimize verilip de içinde büyük harflerle yazılmış olan “ Londra’daki seminere gecikme sebebini açıklayınız” sorusunu alana kadar Tabi bu duruma çok şaşırmıştık. Diğer arkadaşların ülkelerindeki bu gecikme konusuna hassasiyeti bilemiyordum ama Biz Türkler için “on dakika geç kalma neydi ki, gereğinde bir saat bile geç kalınır ona bile etkin kılıf uydurulurdu.  Üstelik aradan üç gün geçip te savunma almak da neyin nesiydi. Ama aklıselim düşününce “İşte Batılı mantığı ile şark mantığı” arasındaki en temel farklardan biri olsa gerek diye düşündüm. Bizim için kıymetsiz olan zaman ve planlanmış randevular buralarda ne kadar değerliydi. İşte bu kağıt bilmediğimiz, önemsemediğimiz bir değerin kibar ama tokat gibi bir davranışla öğretilmesiydi. Savunma kağıtlarımızı idareye sunmadan önce aramızda aldığımız kararı uygulayarak savunmamızda hiçbir mazerete sığınmadan suçlu olduğumuzu kabul edip, özür dilemiştik. Savunmamıza gelen ikinci yazılı bilgide ise “Bir kez daha böyle bir davranışınız meydana gelmesi durumunda yıl boyunca gerçekleşecek muhtelif Hollanda içi, Belçika, Fransa ve Almanya seyahatlerinden birinde mahrumiyete maruz kalmanıza sebep olacaktır” yazmaktaydı. Bir daha böyle bir hadise asla olmadığı gibi bizim grup her randevu de buluşma yerlerine gelen ilk dördü oluşturmuştu.

         

MADAM TUSSAUD MÜZESİNDE O YILLARIN ÇOK POPÜLER SİYASİLERİNİN HEYKELLERİYLE

Aradan 15 yıl geçmişti. İkinci kez İngiltere’ye gidişimdi. Bu kez Oğlumu Üniversite eğitimi için Southampton’a götürüyordum. Heatrow havaalanından Londra’ya uğramadan doğrudan Southampton’a gittik.

İlk gidişimdeki hayal kırıklığım hala devam ediyordu. Havaalanında pasaport kontrolünü yapanlar başları sarıklı Hintlilerdi. Allah için koca havaalanında polisi, temizlikçisi ve diğer görevliler içinde ortada beyaz ırktan kimse olmaz mıydı İngiliz dışında bütün sömürgelerden gelmişler buradaydı Üstelik kraldan kralcıydılar Sert asık suratlı toleranstan ukala tipler seçilmişti. Sanki İngiltere’ye gelmemişiz de Ortadoğu ya da Uzakdoğu ülkelerinden birine gelmiştik. İçimden “Siz misiniz sömürgecilik yapıp milletleri sömürenler İşte gün gelir o sömürdüğün ülkelerin insanları da senin ülkeni ele geçirir” diye düşünmekten kendimi alamadım.

  

SÖMÜRGELERİNDEN GELENLER İNGİLTEREKİ ÇALIŞMA HAYATINDA ÇOK BÜYÜK BİR  SAYIYA ULAŞMIŞLAR.

Southampton devasa parkları yeşilliği ile çok doğal kalmış bir şehirdi. Yıllar önce gördüğüm Londra’ya göre çok küçüktü. Oğlumun kaydını yaptırıp onu yurda yerleştirdikten sonra kalacağım “Guest house”u (Pansiyon) buldum. Gerek bulunduğu çevre, sokak ve Guest house sanki terkedilmiş gibiydi. Ortada kimse görünmüyordu. Kapıyı çaldığımda orta yaşlı kibar bir hanımefendi kapıyı açtı. Giriş işlemimi yapıp, anahtarımı verdi ve kayboldu. Her yer pırıl pırıl bakımlı şık olmasına rağmen öyle sessiz ve kasvetli bir ortamdı ki bir de odada TV de olmayınca, “içerde sigara içilmez” yasağını da bahane ederek, odadaki ısıtıcıyla yaptığım kahveyi de alıp kendimi sokağa zor atıyor, pansiyonun önündeki duvara tüneyip, vakit öldürmeye çalışıyordum. İnanın uzun saatler boyunca sokaktan gelen giden olmuyordu. “Yahu bu insanlar nerede? Sanki şehre ölü toprağı serpmiş “ diyerek kaç kez kahve yapmaya içeri girip çıktım bilmiyorum. İlk sabah kahvaltısında aşağı salona indiğimde Guest house’un full dolu olduğunu anladım. Tam kahvaltımı yapıyordum ki salona bir orta yaşlı bayan ve genç kız girdi. Orta yaşlı bayanın bana gözlerini diktiğini ve büyük sempatiyle baktığını hissettim. “Yahu bu ne iş, evli barklı adamız. Tövbe tövbe” dedirtircesine bakıyordu. Bir süre sonra dayanamadı kalktı ve yanıma geldi. Hani şark erkekleri arasında efsane olmuş şu yanlış bilgi vardır ya Avrupa’da bayanlar beğendikleri beylerin yanına gelir ve arkadaşlık teklif ederler.” İşte birden bu düşünceye kapıldım “kapana kısıldık” diyordum ki. Kadın anlayamadığım bir lisan kullanınca ben “Sorry” dedim. (Pardon anlamadım yerine kullanılan ” üzgünüm anlamadımın kısa ifadesi olan “üzgünüm” .)

Kadın bu sefer İngilizce  “Kıbrıslı mısın?” dedi. İçimden “Ah canım kadının günahını almışım” dedim ve “Evet. Kıbrıslıyım. Nereden bildiniz” dedim. Tipinizden anladım. Bu bey kesinlikle bizim Kıbrıs’tan” dedi. Sonra Kıbrısın hangi şehridensiniz” diye sorusuna devam edince. Ben “Anne tarafım Larnaka’dan” deyince daha sevindi.  Bizde Limasol şehrindeniz. Bana “Rumca konuşsana yahu “dedi. Bende “Rumca konuşamam zira bilmiyorum. Çünkü ben Türküm” demem üzerine kadının rengi yemin ederim bir pancara döndü ve hışımla kalktı, suratıma öyle öfke ile baktı ki o bakışları asla ömür boyu unutmam mümkün değildir. “Vay be neredeyse, kadınla kapışacağız” dedim ve zaten sabah sabah zorla yemeğe çalıştığım tatlımsı kuru fasulye,  domuz pastırmalı sahanda yumurtayı bırakıp kalktım. Kalkarken bu sefer ben ona ters ters bakınca kafasını çevirdi. Daha sonra bu olayı oğluma anlattığımda ilginç bir detay ortaya çıktı. Kadının yanındaki kız oğlumun sınıfındaymış. Ana, kız dedikleri gibi Kıbrıs Rum tarafındanlarmış ve kızda oğlumun yurdunda kalıyormuş. Oğlum İlerleyen yıllarda kızın annesi gibi fanatik davranış göstermediğini, dostane ilişki kurduklarını ifade edince çok sevindim. Dostluk galip gelmiş büyüklerin yapamadığını çocukları dostluk kurarak gerçekleştirmişti.

Southampton’da bir hafta kalacaktım. Çok önceden uygun uçak bileti bulduğum için buradan İsveç’e kardeşimin yanına gidecek iki hafta orada kalıp yeniden buraya dönüp bir hafta daha kaldıktan sonra yurda dönecektim. Buradayken aldığımız sürpriz bir haber beni ve oğlumu çok sevindirdi. Sizlere “Paskal” ve “Kemer”  başlıklı yazılarımda sıkça bahsettiğim Belçikalı dostlarımız Linda ve Jean Claude oğlumun Londra’ya okumak için gelmesine sevinmiş “ bizde Aybars’a nasıl destek veririz, hangi ihtiyacını karşılarız”  düşüncesi ile Brüksel’den beş saatlik bir seyahati ve soldan akan trafiği olan bu ülkeye ters olan solda direksiyonlu arabaları ile gelmeyi göze almışlardı. Böylesi bir vefayı böylesi bir dostluğu birçok akrabamda bile görmediğimden bu davranış bizi çok duygulandırmıştı. İngiltere’de özellikle Southampton’da araba ihtiyacı çok önemli ve öncelikliydi, zira herkes bisikletle seyahat etmekte ve otobüs seferleri nedense çok nadir sıklıktaydı. Taksi tutmak ise bizdeki gibi “Hey Taksi” diye bağırarak veya el kaldırarak olmadığından oğlumun okulu, yurdu, kaldığım Guess house ve çarşı arasındaki uzun mesafeleri yürüyerek yapmak zorunda kalıyordum. Birde buraya gelirken “oralarda havalar hep yağışlıdır uzun kovboy çizmelerimi giymeliyim gafletinde bulunduğumdan çizme tırnağımın batmasına sebep olmakla kalmamış iki ayağımda birçok yer su toplamıştı.

Sonunda acılarım dayanılmaz hal alınca çizmelerle değil yürümek, giymek bile mümkün olamadığından acilen rahat bir ayakkabı almalıyım desem de batan tırnağımın şişliği ve acısı asla izin vermedi. Tek seçeneğim terlikle gezmekti. Mevcut durumu konuştuğum oğlum ve birkaç kişi “terlikle gezmenin son derece doğal olduğunu, sorun yapmamamı salık verdiler. “Tamam, benim ülkemde de terlikle gezmek doğaldır ama biz yaz aylarında giyeriz oysa burada mevsim sonbahar ve hava sürekli yağışlı “ Terlikle gezmek nasıl olacak” diye düşündüysem de “Paşa paşa “tokyo” dediğimiz terlikle şıpıdık şıpıdık gezmeye başladım.

    

İtiraf etmeliyim ki ilk başta çok yadırgadıysam da sonraları bu duruma bayıldım. Etrafa bakınca daha da şaşırıyordum. Zira benim gibi çıplak ve ıslak ayaklarla dolaşan birçok kişi görüyor ve daha çok rahatlıyordum. Sık sık “ Hay Allah razı olsun önerenlerden, Yağışlı Sonbahar bile olsa terlikle gezmek ne güzelmiş” diyordum. Geçenlerde sitemiz yazarlarından Suna hocanın  “İstanbul’dan Londra’ya” başlıklı yazısında okuyup, güldüğüm husus Southampton’da da çok gördüğüm bir olaydı. Bebeklerin çıplak ayaklarla gezdirilmeleri burada da olağandı. Bebeklerin o minik parmakları kıpkırmızı olsa da aldıran yoktu. Anneler bebekleri özellikle o şekilde gezdiriliyorlardı. Bu durumu bizim Türk anneler görseler bu İngiliz gacıları önce bir güzel tartaklar sonrada bebelerin ayaklarına vallahi çift kat çorap giydirirler” diye düşündüm Bırakın çorapsız dolaşmayı yağmurlu havada millet şortla askılı tişörtle geziyordu. Nerde o hayallerimdeki İngiliz asilzadeler ortada o kadar pejmürde o kadar rüküş ve perişan görüntü tiplerle karşılaşıyordum ki hayret ede ede dolanıyordum. Bir gün yine koşturuyor oğlumun yurt hayatı için gereken ihtiyaçlar listesini tamamlamaya çalışıyordum. Bir ara dinlenme süresi verip bir duvarın üstüne oturmuş terlikli ayaklarımı çocuklar gibi sallandırıyordum. İleriden bir market arabasına yatağını, yorganını, torbalarını, ve çer çöp ne varsa doldurmuş genç gelip önümde durdu. Genelde homeless (Evsiz sokakta yaşayan) bu insanlar sizden tek talebi paradır. Zaten oda bu isteğini ifade eden sözü kullanıp “Coin” dedi.  Bende ona tentürdiyotlu, bantlı, ıslanmış, haşat durumdaki ayaklarımı ve parmak arası tokyo terliklerimi gösterdikten sonra, elimle Cem Yılmaz’ın “sevgi” işaretini yaptım. Genç bir bana bir ayaklarıma baktı sonra elini cebine sokup çıkardığı bir sterlini işaret parmağına sıkıştırıp, başparmağıyla fiskeleyerek bana doğru attı. Parayı havada yakaladıktan sonra kahkahalarla güldük. Yürüdü gitti. Böylece İngiltere’de dilenmiş ve ilk ve son kazancım “bir pound” servet edinmiştim. Bir yandan da kendi kendime demek ki görüntüm facia evsiz, dilenci bile halime acıdı diye hem gülüyordum. Hala o bir poundu saklarım. Sanırım bana çok uğur getirdi.

Ertesi gün Linda ve Jean Claudlar geldi. Arabamız olunca Southampton’u tanıma fırsatı yakalamış olduk. Uzak mesafelerdeki büyük marketleri keşfettik. Bu arada gittiğimiz Southampton limanının Meşhur Titanic gemisinin batmadan önce kalktığı ilk limanı olmasından çok etkilendim. Gözümün önünde birkaç kez seyrettiğim Titanic gemisi ve akıbetlerini bilmeden gemiye neşeyle binen yolcular canlandı. Hayat ne acı sürprizlerle doluydu.

Linda’lar Belçika’ya dönmüş, oğlum okuluna ve yurt ortamına alışmaya başlamıştı.  Bende yapmam gerekenleri yapmıştım. Sadece oğlumun benden isteği iki kalem ihtiyacını temin edememiştim. Bunların birisi masa lambası diğeri bir sehpaydı. İnanmayacaksınız ama masa lambaları o kadar pahalıydı ve zor bulunuyordu ki bu öğrenciler şehri Southampton’a yakışmayan bir durumdu. “Üniversite öğrencisine” uygun sıradan bir masa lambasının fiyatını 75 pound, sıradan bir sehpanın fiyatını ise 50 pound görünce şoke olmuştum. İyi ki o zamanlar bugünlerdeki gibi paramızın pul olduğu bir durumda değildik. Zira 125 pound 2020 Ağustos ayı kuruyla neredeyse 1000 TL gibi anormal bir meblağ oluşturacaktı. Bırakın şimdiki TL değerine o zaman bile bize göre fahiş olan fiyatlara kızmış ve almamıştım. Nasılsa İsveç’e gidip dönüşte yine buraya uğrayacaktım. En azından önümde bir süre daha alma fırsatı vardı. Londra üzerinden Stockholm İsveç’e, kardeşimin yanına gittim. O seyahatime ait anılarımı özellikle pasaport polisinin bana karşı kötü tavrını “Bisikletli Milli Eğitim Bakanı ve Sarhoş geyikler” başlıklı yazımda anlatmıştım. Bu sitede yer alan yazılarımın içinde bulabilirsiniz.

“İsveç Arlanda havaalanına inen uçaktan inen diğer yolcularla birlikte bizim havaalanlarında asla görülmeyecek bir biçimde, yani sakin ve telaşsız tavırlarla pasaport kontrol salonuna girdik. Birçok havalimanında olduğu gibi bu salonda da “AB Vatandaşları” ve “AB Vatandaşı olmayanlar” şeklindeki iki pasaport işlem sırası vardı. Hala AB vatandaşı olmadığımıza göre her zamanki gibi diğerinde sıraya girecektim. Öyle de yaptım içimden “Ne güzel sıranın en başındayım'' diye düşünüp seviniyordum.Her iki kontrol kabini boştu ve görevlileri gelene kadar geçen beş, on dakikaya rağmen arkama kimse gelmeyince gayri ihtiyari diğer sıraya baktığımda, ne göreyim benden başka herkesin diğer kabin önünde sıraya yani AB vatandaşları sırasına girdiğini görünce çok şaşırdım. Bu durumda demek ki koca uçakta tek “Avrupa Birliği vatandaşı olmayan kişi” unvanını taşımaktaydım. Bu bir gurur muydu? yoksa yılların hayal kırıklığının trajikomik fotoğrafı mıydı? Oysa o yıl Ankara’da davul zurnalı, havai fişekli AB ye giriş kutlamalarımız yapılmıştı. Diğer sıradaki herkesin gözleri üzerimde idi. Ne yazık bakışlardan gelen enerji olumlu değildi ki kendimi rahatsız hissediyordum. Belki de bu sadece benim bir kuruntum olabilirdi. Aslında bu durumun olması normaldi. Londra Heathrow havaalanından Stockholm Arlanda havaalanına geliyordum. Üstelik alınacak ne vardı ki yıllarca “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” veciz sözleri ile yetişmiştik. Ama demek ki yine de bu “değerli yalnızlığa”!!! bir türlü alışamamıştım.

İsveç’te kaldığım on beş gün zarfında kah kendi başıma kah kardeşimle  Stockholm’un altını üstüne getirmiştim ama artık İngiltere’deki gibi terlikle değil artık aldığım konforlu spor ayakkabılarımla dolaşabiliyordum.  Bir yandan da dönüşte tekrar yanına gideceğim oğlumun eksik olan ihtiyaçlarını nereden bulabilirim diye düşünüyordum. Aklıma İsveç’in meşhur İKEA’ları geldi. Büyük bir İKEA mağazasına girince, aradığım sehpayı ve Southampton’daki o fahiş masa lambasının tıpatıp aynisini bularak, ikisine toplam 25 Euro ödeyip almanın mutluluğunu yaşadım. Böylece Avrupa Birliği içinde olsalar bile fiyatların ve ürünlerin ülkeden ülkeye nasıl büyük farklılık gösterdiğini bizzat görmüş oldum. İsveç’ten İngiltere’ye lamba ve sehpa götürme işime kardeşimle birlikte çok gülüyorduk. Belki de bu kalem malları oradan oraya götüren ilk Türk unvanını kazanmış olabildim.

On beş gün içinde ikinci kez Southampton’a gelince aşina bir yere gelmiş olma duygusu yanında oğlumla yeniden buluşacak olmak beni çok sevindiriyordu. Bu gelişimle bu ülkeye geliş sayımı üçe çıkarmış oluyordum. Oğluma eksiklerini verince sevindi ve çok şaşırdı. Hele hele ödediğim tutara ve iki ülkedeki fiyat farkına daha da şaşırdı.

Bu gelişim bir öncekinden ayrıcalıklıydı. O kalışım şaşkınlık, burukluk, koşturmaca, ayak sorunum, Linda’ların geldi, gitti telaşı ile geçmişti. Oysa bu kez oğlumla gezmeye zaman ayırabiliyorduk. Böylece Wincester, Bournemouth, Portsmouth gibi şehirleri görme fırsatı yakalamış oralarla ilgili kendimce değerlendirmeler yapabilmiştim. Galiba Londra dışında gördüğüm bu dört şehir içinde en çok Bournemouth şehrini sevdim. Gelin şimdi sizlere bu dört şehri kısaca tanıtayım.

Bir sonraki yazımda  kaldığım yerden devam edip bu dört şehri tanıtmaya çalışacağım.

Serdar TAŞTANOĞLU

14.10.2021

  

                                                      HYDE PARK VE  PARLEMENTO BİNASI ÖNÜNDE TASHOMA MULU VE ANGEL İLE 

5 Yorum

Aydın Çetinkaya

Aydın Çetinkaya

14 Ekim 2021
Bu yazıda neler var neler: -Evladı için çabalayan fedakar babanın mücadelesi. -Kültürler arasında oluşmuş, ezelden gelen ancak olmaması gereken yanlış hükümler. -Farklı kültürlerin değişik renkleri. -Gelişmişlik seviyesinden kaynaklanan kompleksler ve hakikatlar. -Her şeyden önce iyi bir eğitim görmüş olmanın gerekliliği. -Değerli yazar sevgili dost Serdar Bey kardeşimin sürükleyici anlatımı ve sunumundaki ustalık. Sevgiler ve saygılarımı sunarım
ERTUĞRUL ÖZBAĞ

ERTUĞRUL ÖZBAĞ

14 Ekim 2021
Hocam süper bir yazı ,bizlerde hemen hemen aynı olaylar ile yurt dışında karşılaşıyoruz .Bende 1983 de ilk Londra seyyahatimde ve sonraki ,Almanya, Belçika vs de bunların 1800 _1900 lü yıllar arasında dünya yı nasıl sömürdüğ ünü anlayamadım.bu gün Türklerin belli bir eğitim almış kişileri onlardan hiç de aşağı değil,eğlenceli anılarınızı bekliyoruz hocam.
Cihat Hırçın

Cihat Hırçın

16 Ekim 2021
Sevgili Serdar bey Londraya iki kez gorevli gittim...Anlattiklariniz o kadar dogru ki Albert Holl de konser verdik...Havalimani ve Londrayi gezerken gercek bir Ingiliz cok az görmustum...Hatiralarinizin ben de cok etki biraktigini söylemek isterim...Insaallah daha uzun yillar sizi dinleyip yazilarinizi okumak dilegiyle...Saygılar sevgiler selamlar
Suna GÜLGÜDEN

Suna GÜLGÜDEN

16 Ekim 2021
Serdar hocam biz sizi şu an nasıl tanıdıysak çocuk ve gençken de aynıymışsınız.Yani şimdi olduğu gibi yabancı dil ve kültürlerle ilgili, hayatında hedefleri olan,bunlar için kesinlikle mücadele eden,disiplinli aynı zamanda da hayata eğlenceli ve muzip bakan bir bir genç.Hocam bir ebeveyn olarak ta anne ve baba olarak bütün görevlerini yapmış, örnek insanlarsınız! Ne mutlu size ve Aysel hanıma! Bir insan başka bir ülkeye özellikle de İngiltere'nin başkenti Londra'ya gittiği zama elbette farklı imkanlar,yaşantılar,insanlar,olanaklar görmek istiyor.Ben de gittiğim zaman bunları aradım ve bizden farklı olarak engellilerin bile dışarı da bağımsız bir şekilde vakit geçirdiklerini gördüm.ama çoğu vakitlerini avm lerde geçiriyor,insanlar!alışveriş ve sürekli tüketim halinde.Açıkçası Londra bana da öyle aman aman muhteşem gelmedi İstanbul'umuzun yanında."London Eye" diye turistik bir yerleri var.Bildiğiniz bir lunapark.Ama öyle güzel pazarlıyorlar ki,bütün düya biliyor burayı.Bizim muhteşem doğal güzelliklerimiz bir tarafa,Londra bir tarafa, elbette.Ortadan akan bir nehirleri var sadece kii burada her sene pek çok kişi intihar ediyormuş.Tabii ki gideceğiz,göreceğiz,öğreneceğiz ve güzel ülkemize geri döneceğiz.Ben uçakla İstanbul'a adım attığım zaman " Çok şükür , güzel,mis kokulu İstanbul'uma ve ülkeme geri döndüm ," dedim.Yazınız çok eğitici,öğretici ve eğlenceli!TEBRİKLER! SEVGİLERİMLE,SAYGILARIMLA, SUNA SELMA GÜLGÜDEN
Semra Türel

Semra Türel

17 Ekim 2021
Değerli Serdar Başkanım. Altın kaleminiz ve Muhteşem birikimlerinizle yine uzakları yakına getirmişsiniz

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri